• Çarşamba 32.2 ° / 24 ° Açık hava
  • Perşembe 32.8 ° / 24.3 ° Açık hava
  • Cuma 32.5 ° / 24 ° Açık hava

Fatma Zengin


Küçük Kurşun

Küçük Kurşun


Güneş tüm güzelliği ve zarafetiyle ufukta görünmüştü. Tam o görüntüyle sarhoş olduğumuz esnada

büyük bir patlama sesi duyuldu. Bir yandan bağırıyorduk, diğer yandan da şaşkın gözlerle birbirimize

bakıyorduk. Kimse ne olduğunu henüz idrak edememişti. Bir çocuk koşa koşa bize doğru geliyordu.

Koşarken yüksek sesle bir şeyler söylüyordu ama anlamıyorduk. Ses gittikçe yaklaştı, çocuk hâlâ

bağırıyordu: “Kaçın geliyorlar!”

Aramızdan yaşlıca birisi çıktı, çocuğu omuzlarından tutarak hafifçe sarstı ve bir yandan da yüksek bir

sesle: “Kim geliyor oğul, kim geliyor?” diye bağırdı. Çocuk tedirgin gözlerle etrafına baktı. “Sırplar

geliyor dayı Sırplar geliyor! Bir an evvel buradan kaçın!” diye yineledi.

Sonra tekrar bağıra bağıra koşmaya başladı. Dediği tek bir şey vardı: “Sırplar geliyor kaçın!”

Çok tedirgin olmuştuk, ne yapacağımızı bilmiyorduk. Hepimizin annesi, babası, karısı, kocası, çoluk

çocuğu vardı. Ne yapacaktık, nereye gidecektik? Kimimiz “Orman Yolu” denilen yola giderken;

kimimiz de Srebrenitsa’ya doğru yola koyulduk. Orman yoluna gidenler, Sırpların kurmuş olduğu

pusuya düşerek öldürüldü. Orman yolu, “Ölüm Yolu” haline gelmişti. İnsanın insana bunu yapması ne

kadar acı vericiydi. Srebrenitsa, Hollanda askerleri tarafından korunuyordu. BM burayı güvenli bölge

ilan etmişti. İlk zamanlar rahattık. Sonra gelen mültecilerle beraber sayımız 60.000’e yükseldi.

Srebrenitsa’da açlık ve hastalıklar baş göstermeye başlamıştı. Şartlar gittikçe kötüleşiyordu. Elimizde

kendimizi savunacak ne bir silahımız ne de herhangi bir şeyimiz vardı. BM barışı sağlamak adına

silahlarımıza da el koymuştu. Bu durumu fırsat bilen Sırplar, Srebrenitsa’ya yaptığı saldırıları

sıklaştırdı. Bunun üzerine bir an önce silahlarımızı geri almamız gerektiğine karar verdik. Hep beraber

silahlarımızı istediğimize dair başvuruda bulunduk. Hollanda komutanı, bizim başvurumuzu reddetti.

Bir gece gelen emirle beraber Hollanda askerleri, şehrimizi boşalttı ve bizi Sırplara teslim etti. Tam bir

hafta boyunca öyle kötü şeylere maruz kaldık ki; bir sürü kadın ve çocuk tecavüze uğrayıp öldürüldü,

bir sürü insan vahşice katledildi; kol, kafa, gövde hepsi bir yerdeydi. Ortalık kan gölü haline gelmişti. O

kadar kötü ve vahşice bir katliamdı ki, görenlerin yüreği dayanmıyordu. Sırp askerler, ölenlerin

kimlikleri tespit edilmesin diye cesetleri parçalayarak sayıları 64’ü bulan toplu mezarlara

gömüyorlardı. Daha neler neler... En çok içimi parçalayan şey, bir kadın ve çocuğunun diyaloğu oldu.

Çocuk telaşlı gözlerle annesine bakarak: “Anne, küçük çocuklara küçük kurşun sıkarlar değil mi?” diye

sormuştu. Annesi gözyaşlarına engel olamadı ve evladını alıp bağrına bastı. İşte bu manzara ölümden

daha acı vericiydi.

Bu bir hafta içinde binlerce insan katledildi. Srebrenitsa Katliamı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra

insanlığa yapılan en büyük suç olarak arşivlerde yer aldı.