Değerli okuyucular,
Bu yazımda pek çoğumuzun bildiği, hissettiği ancak çoğu zaman dile getiremediği bir duruma değinmek istiyorum. Özellikle dikkatimi çeken bir çelişki var: Aktif görevdeyken özeleştiri yapmaktan kaçınan, rasyonel ve cesur kararlar almayan bazı idarecilerin; görevleri sona erdikten ya da emekli olduktan sonra gerek sohbet ortamlarında gerekse sosyal medyada son derece yapıcı, eleştirel ve kurumlara fayda sağlayabilecek görüşler dile getirmeleri..
Oysa bu fikirler aktif görev süresince hayata geçirilebilseydi, belki de söz konusu kurumlarda kalite çok daha erken ve çok daha güçlü biçimde artacaktı. Zamanında söylenmeyen sözlerin, alınmayan sorumlulukların ve ertelenen cesaretin bedelini ise çoğu zaman kurumlar, çalışanlar ve hizmet alanlar ödüyor.
Asıl mesele fikir üretmek değil; doğru zamanda, doğru yerde ve sorumluluk alarak bu fikirleri hayata geçirebilmektir.
Elbette bazı kurumlarda bu sorun daha az hissedilmektedir. Bunun birçok yapısal ve kültürel nedeni vardır. Risk alarak elini taşın altına koyan, koltuğunu değil kurumunu önceleyen idareciler de vardır. Bu yöneticiler görevleri sona erdiğinde de vicdanları rahat bir şekilde konuşabilir, eleştiri yapabilir, çözüm üretebilirler.
Bir belediye başkanını düşünelim. Görev alanı görece daha bağımsızdır; yetkisini halktan alır ve icraatını yine halka hesap vererek yürütür. Sosyal medyada eleştirilebilir, vizyoner projeler için mücadele edebilir, gerektiğinde risk alabilir. Buna karşın bir bürokrat çoğu zaman koltuğunu koruma kaygısıyla hareket eder; kurumundaki verimsiz ya da uyumsuz bir personelin yerini bile değiştirmekte zorlanabilir. Böyle bir ortamda yöneticilik, kurumu dönüştürme çabasından çok günü kurtarmaya ve makamı korumaya dönüşür.
Burada topluma da önemli bir sorumluluk düşmektedir. Az ile yetinen, daha iyisini talep etmeyen, mevcut olanla kanaat eden bir toplumda sistemin aksayan yönleri kolayca görünmez hâle gelir. Bu durumun sosyolojik boyutu elbette daha derindir ve sosyal bilimcilerin alanına girer.
Öte yandan, her eleştirel ya da isyankâr tutum da yapıcı değildir. Alanında başarılı bazı kişilerin yönetici koltuğuna oturduğunda yıkıcı, huzur bozucu ve kurumu yıpratıcı bir tavra savrulduğunu da görebiliyoruz. Asıl zor olan; eleştirel düşünceyle kurumsal sorumluluğu dengeleyebilmektir. Ne yazık ki günümüzde bu dengeyi kurabilen, oturduğu koltuğun hakkını veren idareci sayısı azdır.
Bu nedenle; kendisine verilen her görevi bir emanet gibi gören, öz eleştiri yapabilen, daha iyisi için mücadele eden, haksızlık karşısında durabilen ve fikirlerini görevdeyken de açıkça ifade edebilen idarecilere sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum.
Elbette şunun da farkındayım: “Hakan Hoca, siz idareci olmadığınız için rahat konuşuyorsunuz; bir göreve gelin, o zaman görürsünüz” diyenler olabilir. Bu eleştiri bütünüyle haksız da değildir. Zira sistemin içinde olmak, birçok görünmeyen baskıyı, siyasi ve idari dengeyi birlikte taşımayı gerektirir. Ancak tam da bu bilinçle görevi kabul eden, buna rağmen doğruları söylemekten ve kurumunun iyiliği için mücadele etmekten vazgeçmeyen idarecilerimizi de özellikle ayırmak ve kıymetlendirmek gerekir. Çünkü gerçek yöneticilik, koltuğu korumak değil; bedeli olsa da sorumluluk almaktır.
Bu vesileyle, milletimizin refahı için büyük bir özveriyle görev yapan tüm idarecilerimizin 10 Ocak İdareciler Günü’nü en içten dileklerimle kutluyorum.